 |
 |
|
 |
 |
|
 |
macera
başlıyor
Yurt
oltacılarının sitesi oltaciyiz.biz
henüz tasarım aşamasındayken hazırlamayı
planladığım içeriğin en önemli ve
eğlenceli gördüğüm bölümlerinden biri
de "dere tepe" isimli bu sayfaydı.
Yeni yayınla yeni maceraları aktarmayı
hedeflediğimiz "dere tepe" 27 Ekim
2006 tarihine kadar kağıt üzerinde
detaylandırılmış bir konsept iken
şimdi ilk macerasıyla ete kemiğe bürünüyordu.
Yeri geldiğinde siz oltacı dostlarımızın
davetiyle yeri geldiğinde yeni yerler,
yeni türler keşfetmek, yöresinde gelenekselleşmiş
teknikleri ve korunmuş nice güzel
avlakları bulmak için verdiğimiz kişisel
gayretlerimizle renkli resimli yol-avlak
hikayelerini sizlerle paylaşmanın
keyfini oltacıyla DERE TEPEde
yaşıyoruz. |
dere
tepe derken birde baktık İskenderun'dayız!
2006
yılının ekim sonuna rastlayan Ramazan
Bayramının son günü, henüz fikir aşamasında
ki ilk andan bu yana oltacılar için
böyle bir platform oluşturma projesine
gönülden destek veren ve aynı zamanda
platformumuzun içerik editörlüğünü
de üstlenen kıymetli dostum Cenk'in
(Nayır) ziyaretime gelmesiyle hafta
sonu esaslı bir av programı yapmak
boynumuza borç olmuştu.
Bir
süredir İskenderun'dan sevgili arkadaşım
Ufuk'un (Küçükturhan) davetiyle ilk
kez gittiğim bir avlağı bir kez de
bu mevsimde ziyaret etmenin düşüncesi
içerisindeydim. Zamanın şu an, fırsatın
da bu olduğunu düşünerek ivedi şekilde
İskenderun programını yaptım. Hedefimizde
ülkenin sadece doğu Akdeniz bölgesinde
yayılım gösteren ve bu yönüyle oldukça
nadir bilinmesine rağmen merasında
hakim ve inanılmaz zevkli avlar veren
karabalık (sekiz bıyık) vardı.
çok özel bir balığı yakalamak
Yöresinde
bilinen ve tüketilen bu balık çoğu
oltacı tarafından benzer vücut özellikleri
düşünüldüğünde sıklıkla gelebicin
olarak da tanınan yayınla (Silurus
glanis) karıştırılır. Ancak
yan yana getirildiklerinde aslında
birbirilerinden ne denli farklı oldukları
rahatlıkla görülebilecek kadarda farklılaşmış
türlerdir. Doğal doku içerisinde tabanı
çamurlu, milli ve sığ sayılabilecek
alanlarda dipte açtığı ya da bulduğu
oyuklarda, çok yıllık bitkilerin kök
ve gövde enkazları altında yuvalanan
bu yönüyle belirli ölçüde yerleşik
davranışlar sergileyen yarı tropik
bir balıktır sekiz bıyık (Clarias
lazera). |
|
|
Etçil bir beslenme alışkanlığı sergilediğinden
bulunduğu havza da besin piramidinin
en üstünde yer alan türlerden olan
sekiz bıyık oldukça gelişmiş tat
alma ve hareket algılama duyularıyla
ölü ya da canlı tüketebileceği her
türlü hayvansal besini görüş imkanı
bulunmayan bulanık sularda bile
tam bir kesinlikle bulabilecek kabiliyettedir.
Yaşadığı alanda taban dokusu içerisinde
yer alan yumuşakçalardan, bizir,
sazan gibi balıklara, kerevitten
kurbağaya kadar hemen her türlü
canlıyı avlayarak hayatını sürdürür.
Yaygın olarak anılan adına esin
kaynağı olan sekiz adet bıyığı ile
benzeri altı bıyıklı yayından kolaylıkla
ayırt edilir. Aynı şekilde sırt
yüzgecinin gövde ortasından kuyruk
kaidesine kadar uzunlamasına yer
alması yanında yayına göre daha
basık ve yayvan bir kafa yapısına
sahip oluşu özellikli diğer yapı
farkları olarak sıralanabilir. Sekiz
bıyıklar solungaç boşluğunun üzerinde,
kafatasının her iki yanında içerde
yer alan dalcıklı bir çift yardımcı
(ikincil) solunum organına sahip
olmalarıyla da bilinen çoğu balık
türünden ayrı bir yaşam desteğine
sahiptirler.
|
Bu organ ve
nemli derisi sayesinde doğrudan güneş ışığına
maruz kalmadığı ve derisi kurumadığı sürece
şaşılacak kadar uzun süreler belirli miktarda
atmosferik havayı soluyarak hayatta kalabilirler.
Geçmişte bu bölgeden ıslak telisler arasına
konularak çok rağbet gördüğü Suriye'ye traktör
römorkları yahut at arabalarıyla canlı olarak
nakledilebildiğinden bahsedilirdi. Vücut
büyüklüğüne nispetle oldukça küçük sayılabilecek
gözleri yaşadığı çoğu bulanık ve toprak
zeminli dar kanallar ve göletlerde seçici
bir duyu olarak değer taşımaz. Bu yüzden
bıyık olarak adlandırdığımız duyargalar
çok fonksiyonlu algılayıcılar olarak balığın
bulunduğu çevreyi fizik ve kimya yönünden
yorumlayabilmesinde yegane duyu organları
olarak iş görür.
yol
çatından kıyı boyuna
Önceki
gece ağır yükünü atmış ama hala yere
yakın gezen ve arada çiselemeye devam
eden yağmura aldırmadan oltacıyız
biz diyerek yola çıkmıştık. Çiseleme
dediysem de güçsüz sanmayın bu yağışı.
Çukurova'da çiseleyen iç Anadolu'nun
sağanak arasına denktir desem yanlış
olmaz. Adana-İskenderun çatından kıyı
boyuna döndüğümüzde denizden esen
rüzgarla kıyılayan ve yığılan bulutların
sahilin ardındaki Amanosları aşışını,
şekillenen konveksiyonun ardına yağış
bırakışını gün ortasındaki karanlıktan
kaçışan ışık ve renk oyunları eşliğinde
izleyerek keyifleniyorduk. Sağ tarafta
yol boyunca kıyıladığımız körfez (İskenderun
Körfezi) tepesinde biriken mavi gri
öbeklerden ansızın gümüş rengine dönüyor,
arada bir nefes alan güneşin saçaklarıyla
yer yer hayali altın adacıklarını
gösteriyordu.
O gün İskenderun'a
geleceğimi bilen Ufuk'un "neredesiniz?"
diyerek telefonla araması tam da yarı
yolda Payas'ta yemlik olarak kullanacağımız
tavuk sakatatını aldığımız zamana
denk gelmişti. Önümüzde yaklaşık yetmiş
dakika daha sürecek olan bir yol vardı
ve yolculuğumuzun orta yerinde ki
Payas biraz soluklanarak eksikleri
gidermek için en iyi seçeneği oluşturuyordu.
Rotamızın final etabı yağmurla iyiden
iyiye zorlu hale gelen köy yollarından
geçerken bakir avlağımıza doğru son
kilometreleri GPS'ten takip etmeye
başlamıştık bile.
|
|
yağmurla yıkanmış
bir yeşil
Yağmur
bir kez daha hızlanmıştı. Bir ara yolu daha
net görebilmek için devasa bir okaliptüsün
sundurması altında durduğumuzda Akdeniz'in
o bize tanıdık gelen yabancısına hayranlık
veren her tondan yeşili, yağmurla yıkanmış
olanca canlılığıyla Cenk'in Amazon havzasında
off-road yaptığımız hissine kapılmasına
neden olacak kadar etkileyiciydi.

|
Mera
okaliptüs, deve dikeni ve böğürtlenlerle
örülü, olabildiğince yeşil bir alandı.
Kıyısında yer alan saz setleri ve
yer yer rast geldiğimiz birkaç metrelik
toprak balkonlarla gölete çıkma
imkanı veren dar açıklıklar olta
atabilmek için fazla seçenek sunmuyordu
ama aracımızı park ederek olta atabileceğimiz
açıklığı çok geçmeden yakaladık.
O andan itibaren adımlarımız dahil
yere temasla ilgili her türlü hareketimizi
daha bir kontrollü yapmaya başlamıştık.
Zira hedefimiz olan sekiz bıyık
sese ve titreşime oldukça duyarlı
yapıda bu yönüyle çok nazik sayılacak
bir balıktı. Adımlarımı yağan yağmurun
gölet yüzeyindeki bombardımanına
uydurma gayretiyle aracın bagajına
yöneldim. Olabildiğince sessiz şekilde
takım çantasını açarak yemli bırakma
donamlarımızı hazırlamaya koyulduğumda
partnerim çoktan yağmur damlalarıyla
dans eden güneş ışınlarının ve erguvan
rengi gök kubbenin zaman zaman mora,
eflatuna boyadığı göletin seyrine
dalmıştı.
Av
için salma makaralı Banax Helicon
5400 olta makinelerini ve iki parçalı
Balzer extreme karbon sörf kamışlarını
kurarak üçlü kamış sehpasına yerleştirmiş
0,35 milimetrelik bedene iki adet
no.2/0 Remixon Vanadium iğneyle
silahlanmış ve 40 gr kurşununu gezer
halde tuttuğum donamları ekleyerek
yemlemiştik. Kurşun ağırlıkla köstekler
arasında kullandığım 2 numara iki
gözlü fırdöndü oltaya bindikten
sonra özellikle son metrelerde ölümcül
dönüşler ve yuvarlanmalar yapacak
olan sekiz bıyığa karşı bedenin
gamlanmasını engelleyecek tek tedbirdi.
Yaklaşık 35 metre erimli atışların
ardından beklemeye aldığımız oltalarımız
çok geçmeden hareketlenmeye başladı.
|
önce bizir ardından sekiz bıyık
Merada
yoğun olarak bulunan bizirler (Barbus
luteus) kalibresinden dolayı
balık boyunda seçici davranan iri
iğnelerimizi ağızlayamıyor ama belli
ki nispeten yumuşak tavuk ciğerinden
çok hoşlanıyorlardı. Tüm gönülsüzlüğümüze
rağmen içlerinden birini sudan aldık.
Bu vesileyle avlağın belirgin balıklarından
biri olan biziri bir başka maceranın
hedefi olarak değerlendirme fikride
sağlamlaşmış oldu.
Yemleri
yenileyerek henüz sohbete başladığımız
sırada oltaya asılışından kimliğini
belli eden sekiz bıyığımız randevumuza
geç kaldığının farkındaymışçasına
hızla hareket ederek birkaç saniye
içerisinde onlarca metre misinayı
açmayı başarmıştı. Kamışımız üzerinde
biriken yağmur damlacıklarından kurtulmak
istercesine sarsılıyor boştaki makaranın
beklemediğimiz bir hızla dönerek misina
sağışı insanı heyecanın doruklarına
tırmandırıyordu. Tüm bu hengameye
karşılık Cenk'in kamışı usulca almasını
istedim. Her ne kadar balık oltayı
kapmış götürsede başarıyı garantilemek
için bir ara tasmalamaya ihtiyaç vardı.
Ancak bunu biz değil balığın kendisi
yapacaktı. Makara salmasını kilitleyen
pedalı yukarı kaldırdığım anda nasıl
bir cüsseyle uğraştığımızı anlamak
çok kolay olmuştu. Aniden frenlenen
makaradaki enerji önce misinaya ardından
üç metrelik kamışa yüklenerek onu
tutmaya çalışan Cenk'i sendeletecek
kadar esaslıydı. Sert olduğunu düşündüğüm
kalama zayıf kalıyor ve bu kez misina
kalama cızırtısıyla makaradan hızla
akmaya devam ediyordu. |
|
Olabildiğince
gergin durumda ıslık çalan misina suyu yırtarak
sancak açığımızdaki kamışlıklara döndüğünde
derdi başından aşkın görünen dostumun küçük
bir yardıma ihtiyacı olduğunu anlamıştım.
Cenk
hali hazırda makinenin kolunu sarmaya devam
ederken makarasına üçüncü bir el müdahalesiyle
ayar verip iki arada bir derede kalamayı
sertleştirmeyi nasıl olduysa başardım. Balığı
dizginlemeyi becermiş gibi görünüyorduk.
Misina alımı kesintili şekle dönüşmüş ve
suda ki misina boyu hayli azalmıştı ama
mücadele hala kararlı şekilde her iki tarafta
da sürüyordu. İlk
görüntüyü 10-15 metre önümüzde şekillenen
iri bir kuyruk burgacıyla aldık. Balığın
başı bizden yana dönmüş olmalıydı ki misina
yumuşamış ve direnç bir an azalmıştı.
|
|
"Zamanıdır!" diye seslendim ve Cenk
kamışı olanca becerisiyle kaldırdığında
balık bir kez daha şahlandı.
Artık suyumuza girmiş açığından
geçtiği kamışlıklardan hayli uzaklaşmıştı.
Şimdi esmer donlu, mermer desenli
silüeti iyice bulandırdığı suda
bir görünüyor bir kayboluyordu.Balık
önümüzdeydi ve o ölümcül dönüşlerin,
her iki yana ani yatışların verdiği
yorgunluğu köstek önündeki fırdöndüyü
kavrayarak gövdesini kıyıya sürüklediğimde
hissetmiştim.
|
Ödülümüzü
almış balığımızı yakalamıştık. Her ikimizin
de yere oturur vaziyette birbirimize baktığımızı
ve tarifsiz bir tebessümle bir kez daha
balığımızı fark ettiğimizi anımsıyorum.
Cenk
özenli bir gayretle ağız kenarından yumuşak
dokuya saplanmış iğneyi çıkarırken ben de
anı ölümsüzleştirmek için deklanşöre basmaya,
vizörden gördüklerimi kamera belleğine kaydetmeye
çoktan başlamıştım.
Balık o kadar güçlüydü ki yorgun hali bile
tutma gayretimizi etkisiz kılmaya yetiyordu.
...ve dönüş
yolu
Gün
batıyor yağmur sonrasının klasik ama
tarifsiz kızıl mor bulutlarıyla bezeli
gök artık kararıyordu. Dönüş zamanı
geldi diyerek toparlandığımızda Ufuk
ve Kubilay'ı görmeden dönmek, yolumuz
hazır İskenderun'dan geçiyorken uğramamak
olmaz diyerek kestirmeden ana yola
çıktık. Kısa bir telefon görüşmesinin
ardından sevgili arkadaşlarımla buluşarak
yaptığımız av üzerine son bir ayak
üstü muhabbette dem çaldık. Bir sonraki
seferin tarihi konulmamış ama rengi
mavi, tadı tuzlu kararıyla sözümüzü
tamamlayıp yola çıktığımızda yeniden
başlayan hafif bir ekim yağmurunun
ılıklığında portakal bahçeleri arasından
evimizin yoluna koyulduk. Solumuzda
şimdi mor-lacivert içinde kararan
körfezle sağımızda ardından yükselenle
sırtı henüz aydınlanmış Amanosların
arasında, Adana yolundaydık…
|
|
Bahadır ÇAPAR
[30 Ekim 2006]
Bu
etkinlik sonunda bizleri yalnız bırakmayarak
sabırla buluşma noktamızda bekleyen değerli
oltacı dostlarımız Ufuk ve Kubilay'a teşekkürü
bir borç biliyorum.
|

|
oltacıyla
DERE TEPE sayfasında yer alan yazılı ve görsel
medya özgün içeriktir.
Bu bölümde yer alan yazılı ve görsel nitelikteki
her türlü medyanın izin alınmaksızın ve kaynak
gösterilmeksizin kopyalanması, çoğaltılması
başka platformlarda kullanılması / yayınlanması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
hükümlerine bağlıdır.
Bu sayfa içeriği
aynı zamanda Creative Commons tarafından
CC "Attribution-Noncommercial-No Derivative
Works 2.5 Lisansı" ile lisanslanmıştır.
|
 |
|
|
|
 |
| |
|
|
|
 |
 |
yayınımız
şu ana kadar
kez
ziyaret edildi
|
 |
|