 |
| Başlık |
Bir
aceminin ilk levrekleri |
| Yazar |
Birkut
HAKARAR (İstanbul) |
| Tarih |
Ağustos
2005 |
| Tanım |
Yerel
Rapor |
|
Balık
daha ilkokula başlamadan benim kanıma işlemiş
bir varlıktı. İlk balığımı tuttuğumda herhalde
5-6 yaşımda anca vardım. Tabii ki bu birçoğunun
olduğu gibi lapin denilen yosun balıklarındandı.
Zavallı hayvanı büyük bir gururla iki gün
kovamda taşıdıktan sonra babamdan yediğim
tokatla çöpe atmak zorunda kalmıştım. Zamanla
kendimi geliştirdim ve eve yemek amacıyla
tuttuğum istavrit, izmarit, mezgitlerle
dönmeye başladım. Ama gözüm hep büyük balıklarda
oldu. Üniversite zamanı geldi ve balığa
ara verdim. Bunun en büyük sebebi beraber
avlanacak arkadaşımın olmaması idi. Ta ki
eve internet bağlantısı kurana kadar. Bu
sayede hem benim gibi balık çılgınları ile
hem de benden yaşça büyük ve başka türlü
kolay kolay bağlantıya geçemeyeceğim ağabeylerimizle
tanıştım.
Hepsi kıyı balıkçılığında
en teknik avın levrek avı olduğunu söylüyorlardı.
O zamana kadar hiç düşünmediğim bir avdı.
Söylenenlere göre de İstanbul'da yok denecek
kadar azdı. Ama kafayı takmıştım bir kere,
muhakkak avlamalıydım bir levrek. Fransızca
turist rehberi olmam da bana yardim etti.
Zira Fransa'da denizde en saygı duyulan
avdır levrek avı. Rehberleri ve festivalleri
olan gerçekten gelişmiş bir sektördür. Bizim
ülkemizde olmayan çeşit çeşit malzemeler
orda bulunur ve sırf levrek üzerine bir
çok da internet sitesi kuruludur. Bunlardan
da çok şey öğrenmiştim. Son Fransa ziyaretimde
de bir malzemeciden adamın tavsiyesi üzerine
gagasız bir sahte edinmiştim. Bütün iş balığı
bulmaya kalmıştı. İşin en zor kısmı da buydu,
çünkü iyi bir levrekçi kerterizini güvenmediği
hiç kimseye söylemez. Neyse ki beni bir
süredir tanıyan Vedat (Abayoğlu) ağabeyimiz
(güvenini kazanmış olmalıyım ki) bir arkadaşından
öğrendiği bir kasaba ismini bana verdi.
İki gün sonra o kasabada bir pansiyonda
idim annemle beraber. Etrafta biraz dolaştım
limana gidip soruşturdum. Milletin ağzını
bıçak açmıyordu. Herkes ağustosta levrek
olmayacağını söyleyip duruyordu. Umutsuzluğa
kapılmışken limanda zargana tutan benim
yaşlarımda Erhan adında birisiyle tanıştım.
O da levrekçiymiş. Aralık ayını beklediğini
filan anlattı. Ama istersem beni onun kışın
avlandığı meralardan birine götürebileceğini
söyledi. Dalga geçiyor sandım ama Erhan
ciddiydi. Benim sahtelerime baktı arabada,
bunlarla bir şey tutamayacağımı yalnız Çin
malı 90 mm.lik prensesle bir şansımın olduğunu
onun da boyunun küçük olduğunu ekledi. Meraya
geldik. Aklım bir türlü bu kadar ürkek ve
kurnaz bir balığın 1 metre suda kıyıdan
sadece 15-20 m. uzakta yakalanabileceğine
yatmıyordu.
Neyse uzatmayayım ertesi
sabah gün doğmadan Erhan'ın bana gösterdiği
merada elimde 3 m.lik Cormoran kamışım ,
gayet ağır Shakspeare makinem ve de sahtelerimle
hazırdım. Aksi gibi de hafif bir lodos başlamıştı.
Zaten sahteyi istediğim uzaklığa atamıyordum
bir de bu çıkmıştı başıma. Oltamı atıp çekerken
sık sık dibe takıyordum. Neyse ki hava iyiydi
,biraz ıslanıp kurtarabiliyordum. Daha sonra
ilişkenlere yaklaştığımda yavaşlatmaya başladım.
Tam bu sırada garip bir şey oldu,olta boşalmaya
başladı. O anda kelimenin tam anlamıyla
dondum. Oysa günlerce balık vurduğunda ne
yapmam gerektiğini okumuştum sitelerden.
Çabuk toparlayıp balığı çekmeye başladım.
Görür görmez içimden çığlık atmak geldi
boyuna bakmadan. Kendimi tuttum. Başka tutmayı
istiyorsam sessizliğin önemli olduğunu öğrenmiştim.
Oltamdan kalamayı bu 35 cm.liğin aldığına
şaşırarak neden balıkçıların bu hayvana
bu kadar sevgi ve saygı duyduğunu daha iyi
anlamıştım. Onu kıyıya aldım. Birkaç dakika
kıyıda oturup inceledim. Kolay değil o kadar
zamandır yaptığım araştırmaların ve kafa
patlatmaların ilk meyvesiydi o. Ama boyu
biraz bodurdu, olsundu, bu varsa daha büyükleri
de vardır deyip Fransa'dan aldığım 13 cm.lik
Excalibur Super Spook'u taktım oltama. Nasılsa
bir tane tutmuştum. Başka tutamasam da önemli
değildi. Denemeye başladım. Atışlarımı hep
eğilerek yapıyordum varsa balıklara görünmemek
için. 15 dakika sonra yazlıkçıların denize
girmek için yaptırmış olduğu yüksekçe bir
iskeleden atış yapmaya başladım. Birden
oltam kalama vermeye başladı. Bu seferki
daha bir çılgın basıyordu fakat ben de daha
tecrübeliydim. Bir süre zorlamamaya karar
verdim. Esas sorun benim iskelede bulunmamdı.
Yanımda kepçe olmadığından bir şekilde kıyıya
ulaşmalı ve balıkta derman kalmayana kadar
onu yormalıydım. Şu anda çok kolay yapabileceğim
bu olay o anda beni çok korkutmuştu. Bir
an "herhalde koparacak" diye bir düşünce
geldi aklıma ama hemen uyandım ve 3-4 dakikalık
bir yorma süresinden sonra balığı suyun
üstünde yan yatırarak kıyıya yaklaştırdım.
Bu levrek daha kabadayı çıkmıştı. Hemen
ölçtüm. 47 cm geldi. O anda benden daha
mutlu bir insan olamazdı.
Birkaç dakika sonra eşyalarımı toplayıp
sevincimi annemle paylaşmak için pansiyona
yöneldim. 1 haftadır sigara içmiyordum ama
bunlar bir ödülü hak ettirmişti bana. Bir
paket sigara alıp annemin üzgün ve kızgın
bakışları altında bir tane yaktım. Yakış
o yakış… Benim için unutulmaz olan o ilk
avımı oltaciyiz.biz'de ki ilk güncemde paylaşmak
istedim.
|
 |
oltacı
GÜNLÜĞÜ'nde yayımlanan standart
oltaciyiz.biz site içeriği dışında
ki diğer yazılı ve görsel tüm medyanın
özgünlüğü ve kaynağı yazarının sorumluluğundadır.
oltaciyiz.biz sadece yazar tarafından
verilen "özgündür" bildirimine
dayanarak söz konusu medyayı süreli
şekilde yayımlama haklarına sahiptir.Bu
bölümde yer alan yazılı ve görsel
nitelikteki her türlü medyanın yazarından
ve oltaciyiz.biz'den izin alınmaksızın
ve kaynak gösterilmeksizin kopyalanması,
çoğaltılması başka platformlarda
kullanılması / yayınlanması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri
Kanunu hükümlerine bağlıdır.
|
|
|
 |
Bu
günce ile ilgili düşüncelerinizi oltacıFORUM'da
bizlerle paylaşabilirsiniz.
İlgili konu başlığına  |
|